Arkadaşlar, 5G ve baz istasyonları konusunda sürekli “DNA’yı bozar” iddiasıyla karşılaşıyorum ama bu tartışmanın neredeyse her aşamasında aynı hataları görüyorum. İlk aklıma gelen: termal ve non-termal etki karışımı. İnsanlar RF sinyallerinin iyonlaştırıcı ışınım olmadığını, foton enerjisinin DNA bağlarını kırma seviyesinden çok altında olduğunu söyleyince, karşı taraf hemen “ama long-term low-level exposure çalışmaları…” diye non-termal etki kurgusuna giriyor. Peki bu iddiaları destekleyen çalışmalarda doz metrikleri ne? SAR değeri, W/kg cinsinden maruz kalma süresi ve frekans bandı (3.5 GHz vs mmWave 24 GHz) rapor edilmiş mi, yoksa hepsi “sinyale yakın yaşadığım için başlıyorum” muhasebesi mi?
İkinci kritik nokta: in vitro ile in vivo farkı. Hücre kültürü deneyinde termal stresle görülen genotoksik etki ile gerçek dokuda termal dengeye ulaşmış bir organda aynı sonuç beklenemez. Kim bu ikisini birbirine karıştırıyor? Üçüncüsü de en basiti: korelasyonla nedensellik. Yanında baz istasyonu bulunan bir bölgedeki kanser oranıyla, nedensellik kurmadan “işte kanıttır” denmesi. Bunu düzeltmek için hangi epidemolojik tasarım (kohort vs vakalı-kontrollü) geçerli sayılır? Kaç yıllık takip ve konfonder kontrolü olmadan bu tartışma anlamsız. Bu üç hatayı nasıl net biçimde telafi edebiliriz, hangi rehberlere (ICNIRP, IEEE C95
"Terminoloji Uyarısı: Dönemin kavramlarını bugünün zihniyetiyle yargılamaktan (anakronizm) kaçının."